23 Kasım 2009 Pazartesi

Lost and Damned by Kamelot

Helena you came to me
When seemingly life had begun
Little did I know then
Where this would go
When this begun
Once I was free to fly...
I never promised anything
This may well be goodbye

Don't ask why
Don't be sad
Sometimes we all
Must alter paths we planned
Only try understand
I want to save you
From the lost and damned

Although you hold me close
I feel retention arise
Just as a hint of fear
Like subtle clouds
In summer skies
Once in the moonlight...
I can't explain
And I don't know
Somehow we may reunite

Don't ask why
Don't be sad
Sometimes we all
Must alter paths we planned
Don't forget what we had
But let me save you
From the lost and damned

Love means nothing to me
If there is a higher place to be

Helena don't you cry
Believe me; I do this for you
Heed my decision now
I will be gone tomorrow noon
My tale has just begun
Nothing can take my faith away
In my quest for the sun

Don't ask why
Don't be sad
Sometimes we all
Must alter paths we planned
Only try understand
I try to save you
From the lost and damned

Don't ask why
Don't be sad
Sometimes we all
Must alter paths we planned
Leave me behind, don't look back
Because deep within, you know
I'm lost and damned

10 Ekim 2009 Cumartesi

Nil Illegitimi Carborundum

Normalde, birine kızınca ona olan sinirini facebook'a yazdığı notlarla haykıran, blogu vasıtasıyla nefretini kusan biri değilim. Sorunu direkt olarak o kişiyle konuşarak halletmekten yanayım, ancak yazımın gizli öznesinin bunu hak etmediğini zımni ve aleni beyanlarıyla seviyesiz bir biçimde ortaya koymasıyla ben de o kişiyi sildim ve kendime insan ilişkileriyle ilgili dersler çıkarmama vesile olan bu olayı tekrar düşünüp, bu olayla ilgili duygularımı ve öğrendiklerimi -bu kişiyi yazımın baş rol kahramanı haline getirmeden- yazmak istedim. Hem katarsis, hem deneyim paylaşımı, hem de olayı gözden geçirmece diyelim.

Geldik bu tatsız olayın bana öğrettiklerine:

1- Çok sevip değer verdiğin bir insanın rekabet ortamında nasıl çirkefleşebileceğini görünce şok olmamalısın.
2- Hele bu rekabet ortamına kıskançlık dahilse amanındır; mümkünse kaçmalısın.
3- Kendi kendine halledebileceğin bir olayda bu yazının gizli öznesi niteliğindeki bir şahıs olayı rahatça çözebileceğin kişiyle arana giriyorsa ve hele bu olay onun da çok istediği bir şeyi ihtiva ediyorsa sakın onu işe bulaştırma, işini kendin hallet. Zira bu bir yardım elinden ziyade, sana takılan bir çelmedir.

Bunlar da bu yazıyı yazmama sebep olan kişi için:

1- Beyninin pekmezi akana dek kanun ezberlemek, ne hakkaniyet ne de adalet kavramlarını içselleştirmen için yeterlidir.
2- Bir kişiyle ilgili ileri geri konuşacaksan o kişinin yakın arkadaşlarını seçmemen hayrına olacaktır. Ha eğer seçiyorsan, o zaman -tabir-i caizse- ne mal olduğun ifşa olacaktır kusura bakmayacaksın.
3- Olayın üstünden x > 5 ay geçtikten sonra bile abuk subuk davranışların değişmediyse ve hala kompleksli bir zavallı gibi davranıyorsan, benim çok da umursamadığım bir olayın senin küçük dünyanda 9.8 şiddetinde bir deprem yarattığının sinyallerini veriyorsun demektir.
4- "Sosyal ilişkilerin önemi çok daha büyük eşittir derslerin önemi" formülünü unutmamalısın.

Note to Self: Şaşırma. İnsanlar hiç düşünmeden seni sırtından bıçaklayabilirler. Boşuna dememişler ya zaten, "Nil illegitimi carborundum" diye..

4 Eylül 2009 Cuma

Things We Forget

Unuttuğumuz şeyleri bize hatırlatan ve hayatımızın renk skalasından nasiplenmesini sağlamak için öğütler veren bir site var: http://thingsweforget.blogspot.com Bir göz atsanız hoşunuza gidecektir. ^^

Aslında çok eğlenceli ve yaratıcı bir fikir üstüne inşa edilmiş bu site. Üzerindeki notun içeriğine uygun bir çizimin bulunduğu Post-it'lere yazılmış "hatırlatma" notları çeşitli yerlere bırakılıyor. Ben gezerken buna rastladım:



Ve bugün kişisel sözlüğüme eklediğim yeni sözcüğü sizlerle paylaşayım istedim.

Kelimem: "noumenon" Anlamı Webster'a göre: "a posited object or event as it appears in itself independent of perception by the senses."

Bonus: Yeni öğreneceğiniz kelimenin tamamen random olmasını isterseniz şuraya tıklayabilirsiniz. :)

Elif Şafak ve "Aşk" Dengesinde Paranın Yeri



Elif Şafak'ı hem insan olarak seviyorum, hem de yazdıklarını çok başarılı ve özgün çalışmalar olarak değerlendiriyorum. Her ne kadar "zevkler ve renkler tartışılmaz" olsa da, bir de "meyve veren ağaç taşlanır" gerçeği var. Öyle ki, belki de her satırında uykusuz geceler, zihin yorgunlukları olan bir kitabın başarısını sadece etkili reklam kampanyalarının eseri olarak yorumlayanlar var. Peki yazar bunları duyunca ne düşünür, ne hisseder?

Ben lafı uzatmadan size Gazete Habertürk'te Elif Şafak'ın kaleminden 3 Eylül 2009 yayınlanan köşe yazısını sizlerle paylaşmak ve takdiri size bırakmak istedim.

[Alıntıdır.]

SESSİZLİKTE BİR NOKTA

YURTDIŞINDA doktorasını yapan genç, başarılı bir Türk kadını anlatıyor: "Amerika'dayken gazeteleri takip ediyorum. O kadar moralim bozuluyor ki. Hiç mi birbirini seven yok bu ülkede diye konuşuyoruz eşimle. Sonra geliyoruz memleketimize. Bir bakıyoruz hiç de zannettiğimiz gibi değilmiş. Ailelerimiz, komşularımız, arkadaşlarımız, toplum kavgasız yaşıyor. O zaman anlıyorum, gazetelerimizdeki gürültü patırtı gündelik hayatta yok. Seviniyorum doğrusu. İyi ama eli kalem tutanlarımız neden bu kadar hırçın?"

Başkaları hakkında yazarken son derece temel bir gerçeği unutuyoruz galiba: Hakkında yazı yazdığımız kişilerin de insan olduğunu. Onların da yürek kafeslerinde bir kalp taşıdıklarını. Kalp ki camdandır, billur bir dünyadır. Bakıyorum gazetelere. Edebiyat dünyasından kimin ne kadar para kazandığı hakkında boy boy haberler. "Aşk ve Para" bağlantıları kurulmuş. İnsanın emeğinden kazanması ayıp sanki ya da sırf para kazanmak için Mevlânâ hakkında yazmışım gibi. Kinayeli, dikenli ithamlar.

Şair ve yazarlara fikirlerini sormuşlar. Bir kısmı sağolsun bir araba dolusu taş atmış. Kimi demiş ki: "Elif Şafak iyi bir yazar değil. Reklam ve pazarlama sayesinde satıyor." Kimisi demiş ki: "Bu kadar reklam bana da yapsalar ben de satarım." Marketing, reklam şirketleri, popüler kültür, efsaneler... Sonra telefonlar çalıyor. Gazeteciler arayıp "Filancaya ne cevap vereceksiniz?" diye soruyorlar. Halbuki ne filancaya ne falancaya cevap vereceğim. Polemik sevmiyorum. Gazeteleri takip ederken morali bozulan o gencecik akademisyeni hatırlıyorum. Kalemimi daha hayırlı işler için kullanmak istiyorum. Ama bir sebebi daha var polemiklerden uzak durmamın, en haksız eleştirmenime dahi cevap vermememin: Çünkü canım yanıyor. Çünkü inciniyorum. Çünkü ağırıma gidiyor. Çünkü robot değil, insanım.

* * *

Tasavvufta yollar kat etmiş manevi büyükler diyor ki: "Evlat, öyle bir kıvama gelmelisin ki, taş da gül de bir olmalı gözünde. Ne iltifata sevinmeli, ne yergiye üzülmelisin." Bense hâlâ güzel sözle mutlu oluyor, kötü sözle inciniyorum. Demek ki pişmemişim, pişmemişim, pişmemişim.

Eleştiri iki şekilde olur. Eleştirdiğin insanı ya daha ileriye götürmek ya dibe çekmek için. Birincisi "yapıcı eleştiri", yaraya merhem sürer gibi. İkincisi "yıkıcı eleştiri", keskin ve sirkeli. Yapıcı eleştiri ne kadar ağır olursa olsun başımın üstünde yeri var. Öğrenirim ondan. Öğrenirim kusurlarımdan. Seve seve. Ama hani şu dibe çekmeler var ya. Enerjim azalıyor. Moralim bozuluyor. Bazen romanlarımı yayınlamaktan vazgeçmeyi düşünüyorum. Yazmayı bırakamam ama hiç olmazsa yazdıklarımı kendime saklayayım diyorum. Ne gerek var bunca kem söz işitmeye?

Ama sonra bir okur mektubu geliyor beklenmedik bir yerden. Bir e-mail, bir kart, dolmakalemle yazılmış bir mektup, kurutulmuş bir çiçek, bir hayır duası. Kız öğrencilerin yaptığı kolyeler; Adana'dan, Batman'dan, Elazığ'dan tebrikler; hapishanelerden dokunaklı teşekkürler... Amasya'dan, İzmir'den, Konya'dan, Rize'den, Amsterdam'dan, Berlin'den, Boston'dan.... Romanımın, gönüllerinin kapısını nasıl araladığını, AŞK'ın onlara ruhdaş olduğunu anlatıyorlar. Gözlerim doluyor. İncinen yüreğimde hummalı bir tadilat başlıyor. Dedim ya, hamım daha, güzel söze seviniyorum.

Ve okurlar... Edebiyat okurları... O kadar çoklar ve o kadar azlar. O kadar özeller ve o kadar güzeller. Öylesine som, pazarlıksız, hakiki, samimi ve baki... Sevgili okur, sen olmasan bu hengâmede kurur pilim. Okur bil ki sana müteşekkirim."Bilenlerden misin, öğrenenlerden mi?" diye soruyor bir gönül dostum. "Öğrenenlerdenim, şükür" diyorum. "O zaman sevin" diyor. "Teşekkür et en haşin eleştirmenlerine. Kırıyorlar ya kalbini, sevin çünkü nefsine ağır gelen şeyde senin için hayır vardır." Haklı. Ve ben o yüzden yazıyorum bu yazıyı. AŞK'ı bir çırpıda karalayanlara, nefsime ağır gelen sözlerindeki sonsuz hayır için teşekkür ediyorum...

Kaynak: http://www.haberturk.com/haber.asp?id=170242&cat=190&dt=2009/09/03

1 Eylül 2009 Salı

Web Sitenizi Canlandırın

Web sitenizde bu ve bunun gibi eklentileri paylaşmak istiyorsanız, buyrun buraya tıklayın.

Last Fm

Eveet sonunda artık benim de bir Last Fm account'um oldu. Eklerseniz sevinirim ^^

http://www.lastfm.com.tr/user/Dreamflake

Hatta Last Fm'in önerileri sayesinde çok güzel bir şarkıyla tanıştım. Eğer (onların tabiriyle) opera gothic metalden hoşlanıyorsanız siz de seversiniz sanırım. Fransız Penumbra grubunun Neutral adlı şarkısını buyrun, afiyetle dinleyin.

21 Ağustos 2009 Cuma

Yukarısı

muhteşem.

-sadece mouse'unuzu tıklayarak hareket ettirin ^^

Boredom is Something to Eat.

[Üzerine tıklayarak fotoğrafı büyük boyda görüntüleyebilirsiniz.] - hatta evet, bence büyütün.

Bu çizimi basıp okula götürdüğüm dosyamın en başına koymayı ve uyumak üzere olduğumda incelemeyi planlıyorum :P

P.S: Başlığa esin kaynağı olduğu için Anıl'a teşekkür ediyorum. ^^


"Tesadüfen" rastladığım bir internet sitesindeki video beni gülümsetti. Adını bile duymadığım şehirlerde ve adalarda nefes alan, gezen tozan, insanları tanıyan, dans eden ve bu gülümsetici güzelliği bizlerle paylaşan, okyanuslar ötesi ülkede yaşayan bir adam var. Önce video'yu izleyin daha sonra devam edeceğim.



Matt, 32 yaşında bir Amerikalı. Kendi ifadesiyle, eskiden tüm istediği şeyin bilgisayar oyunları oynamak olduğunu düşünürmüş ancak bu hedefine ulaşıp bir süre de keyfini sürdükten sonra, kaçırdığı bazı şeylerin olduğunun farkına varmış.

Şubat 2003'te işinden istifa edip biriktirdiği parayı dünyanın değişik ülkelerini gezerek harcamış. Hanoi'de fotoğraf çekerken bir arkadaşının teklifi üzerine ilerideki kayalıkların üzerine çıkıp, arkadaşları arasında ünlü olan dansını yapmış. Bu dansın videosu internette keşfedilmiş ve Stride Gum markalı sakız firmasında çalışanlar ona sponsor olmayı kabul etmiş ve Matt yeniden bir seyahatle dünyayı dolaşmış.

http://www.wherethehellismatt.com/ adresinden Matt'in sayfasına ulaşabilirsiniz. FAQ sekmesinde ilginç sorular ve cevapları var. Eklediğim videoya ise hem Youtube'dan hem de Matt'in sayfasından ulaşabilirsiniz.

Wallpaper

Masaüstünüz uzun zamandır koruduğu sıkıcı görüntüsüyle sizi de mi sıkıyor? İsterseniz hemen aşağıdaki linke tıklayın ve müstakbel yeni wallpaper'ınızın tadını çıkarın ^^

http://abstract.desktopnexus.com/get/138336

Dünyanın İlk Renkli Baloncukları, ZUBBLES!



'If you said to me, "You're going to spend a quarter of your life playing with bubbles," I'd have said you were crazy.'


Baloncuklara bayılırım. Hatta 6 Haziran 2009 tarihinde, Tunalı sokaklarında yaşına başına bakmadan hoplaya zıplaya baloncuk tabancasından on-yüz-bin-milyon baloncuk çıkaran bendim. Hemen bir anımı paylaşayım sizinle.

Söz konusu baloncuk tabancasını yürürken arkama çevirip insanların üzerine baloncuklar saçarken karşı taraftan annesinin elini tutmuş yürüyen, en fazla 8 yaşında olduğunu söyleyebileceğim bir kız, heyecanla dolu bir inanmazlıkla bir yandan işaret parmağıyla beni gösterirken adeta çığlık attı: "Anne bak onda da vaaaar!"


[baloncuklardan asla bıkmayan insan.]

Utanacak bir şey yok canııım, sadece sevgili arkadaşım Öykü'nün de kendi blogunda belirttiği gibi "çocukluğu anımsatan her şeyi seviyorum." Tüp içindeki Çokokrem, renkli boya kalemleri, lolipoplar, oyuncaklar, salıncak, çikolatalı süt, tazmanya canavarı, Disney Channel, Nickelodeon, vs. Ve evet, BALONCUKLAR :) Ve inanın, ben sokaklarda öyle küçük bir kız çocuğu edasıyla yürürken, sıkışık bir trafikte arabanın arka koltuğunda oturup boş gözlerle dışarıyı seyreden orta yaşlı sarışın bir hanım beni o halde görünce öyle güzel bir kahkaha attı ki, inanın baloncuk tabancasını bırakmak içimden hiiç gelmedi. Öyle ki, eve gittiğimde bir "şarjör" bitirmiş, öbürünü yarılamıştım. Böyle bir sevda benimkisi...

Her neyse, asıl konumuza gelelim, yani ZUBBLES. Hayatının 15 yılını baloncuklarla uğraşarak geçiren bir adamın var olduğunu öğrendim. Adı Tim Kehoe ve o 39 yaşında bir Amerikalı. "Peki neymiş bu adamcağızın derdi?" dediğinizi duyar gibiyim. Hemen anlatayım.

Kehoe, renkli baloncuklar yapmaya çok uğraşmış ama asıl sorun bu baloncukların patladıktan sonra insanların kıyafetleri üzerinde leke bırakmamasını sağlamakmış. 15 yıl sonra bunu başarmış, çünkü Zubbles'ın baloncukları patladıktan sonra 15 dakika içinde bıraktıkları renkleri de yok oluyor! Mucizevi buluş bence, küçümsememek lazım. Öyle ki, Kehoe 2005 yılında bu buluşu için Amerikan teknoloji dergisi Popular Science'tan "Grand Prize for Innovation" ödülünü kazanmış. 15 Amerikan Doları'na satışa çıkmış olan ürünü ziyadesiyle istiyorum. Hayırlısı.

iPhone kullanıcıları için bir haber: yeni bir "application"la iPhone'unuzda Zubbles eğlencesini yaşayabilirsiniz ^^

-----------------------------------------------------------------------------------------
Orijinal makale için:

http://www.dailymail.co.uk/sciencetech/article-1207476/Im-forever-blowing-Zubbles-Inventor-spent-15-years-developing-worlds-stainless-colour-bubbles.html

Süper Kahramanlar Yaşlanırsa

İtalyan karikatürist Donald Soffritti, "Superheroes Decadence" isimli kitabında süper kahramanların yaşlanmış hallerini çizmiş. Ben size kendi favorilerimi sunacağım. İsterseniz yazının sonundaki linke tıklayarak kitabı satın alabilir, veya diğer linke tıklayarak daha fazla çizime ulaşabilirsiniz.

[Üzerlerine tıklayarak fotoğrafları büyük boyda görüntüleyebilirsiniz.]

BATMAN & ROBIN





THE HULK




WONDER WOMAN - eski halinden eser kalmamış xD



IRON MAN



WOLVERINE



CATWOMAN - favorim ^^



--------------------------------------------------------------------------------------------
Kitabı satın almak için:

http://www.fumetto-online.it/en/ricerca_editore.php?EDITORE=COMMA%2022&COLLANA=SUPERHEROES%20DECADENCE

Daha fazla çizim için:

http://monkeyonmyback.squarespace.com/recent-momb-posts/2009/8/20/superheroes-decadence-by-donald-soffritti.html

Kahveden Mona Lisa?

Kahveyi sevmeyen azdır. En azından ben hiç rastlamadım ama biz kahveyi içmeyi tercih ederken, Avustralya'daki insanlar üşenmeyip bardakların içindeki kahvelere değişik oranlarda süt koyarak -veya koymayarak- farklı tonlarda kahverenkleri elde etmişler. Kahve dolu bardakları da renklerine göre dizip devasa bir Mona Lisa ortaya çıkarmışlar. Sanal ortamda "OMG" tepkisi vermeme sebep olan web sitesini sizinle paylaşmak istedim. Buyrun bakın:

[Üzerlerine tıklayarak fotoğrafları büyük boyda görüntüleyebilirsiniz.]




----------------------------------------------------------------------------------------------
Kaynak:

http://littleaboutall.com/photos/in-australia-have-created-mona-lisa-from-coffee-with-milk

20 Ağustos 2009 Perşembe

First Entry

"Boredom is a sin." - our ex English instructor Ali Alizadeh.

Though it was mainly for laughs, I ended up thinking that boredom is close to being as bad as a sin.

I thought about this boredom "issue" and decided to start a new blog with the aim of eradicating boredom from people's -especially mine- lives as much as possible.

As I conclude my first entry on my second blog, I want to share the outcome of me and Anıl's boredom in our English classes. Enjoy ^^

[click on the images for the full view]




LinkWithin

Blog Widget by LinkWithin